İşveren Markası, Şirketlerin Geleceğidir

Delilerin şerefine,
Uyumsuzların,
Asilerin,
Sorun çıkaranların,
Kara deliklerdeki yuvarlak çivilerin.
Dünyayı farklı görenlerin.
Onlar kurallardan hoşlanmazlar.
Ve statükoya saygı duymazlar.
Onlardan alıntı yapabilirsiniz, onlara katılmayabilirsiniz,
Onları yüceltebilir ya da kötüleyebilirsiniz.
Yapamayacağınız tek şey onları göz ardı etmektir.
Çünkü onlar bir şeyi değiştirirler. İnsan ırkının ilerlemesini sağlarlar.
Ve kimileri onları deli olarak görse de, biz dahi olarak görüyoruz.
Çünkü dünyayı değiştirebileceklerini düşünecek kadar çılgın olan insanlar…
Bunu yapan insanlardır.

Merhaba,

Yukarıda daha önce yayınlanan bir reklamın sözlerini okudunuz. Çok beğendiğim bir metindir. Markanın farklı, özgür ve güçlü olduğunun vurgusunu yapıyor. Güçlü bir marka olmak önemlidir. Türk ekonomisi birçok nedenden ötürü güçlü olduğu söylenen bir ekonomidir. Aynı zamanda kırılganlığı da yüksek  olan bir ekonomidir. Katma değerli ürün üretememek bizim zayıf noktamız. Başka bir bakış açısıyla da; herhangi bir şey üretmemekte  bizim yumuşak karnımızdır.

Ulusal ekonomimiz çalışma yaşamını ve insan kaynaklarını etkilemektedir. Bu yıl yayınlanan iş ilanlarının sayıca az olması bunun en büyük ispatıdır. Durum tam tersi için de geçerlidir. İnsan Kaynakları uygulamaları çalışma şartlarını, bu durumda ulusal ekonomiyi etkilemektedir. Ulusal ekonomi de iş dünyasından sporla kadar her türlü standardımızı belirlemektedir.

Bu yıl 2016 Rio Olimpiyatları yapıldı. 2016 yılı olimpiyatlarında 1 atın madalya ile döndük. Güreş dışında diğer tüm branşlarda tabiri caizse “döküldük”. İşin başka bir yönüyle inceleyecek olursak; “devşirme” sporcularla madalya almaya çalıştık. Afrika’dan veya farklı ülkelerden gelen sporcular ellerinden geleni yaptı ancak onlarda başarılı olamadı. Yıllardır da olamıyor. Fakat biz halen bu devşirme sistemine devam ediyoruz. Burada sorun olan nedir? Doğru insanları mı seçmiyoruz yoksa doğru insanları mı yetiştiremiyoruz? Burada önemli bir konuda fikrimi beyan etmek istiyorum; Eleştirdiğim nokta farklı ırktan, renkten olan sporcularla olimpiyatlara gitmemiz değildir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve duygusal açıdan Türk’üm diyebilenler bu ülkenin bir parçasıdır, vatandaşıdır. Zenci sporcularımıza dönecek olursak; Onlarda bizler gibi insan ve profesyonel olarak çalışıyor. Biz de onlara bu emekleri karşılığında  ücret ödüyoruz. O sporcularımızda bizim için terlerini döküyorlar. Benim eleştirdiğim nokta neden bu ülkede doğan çocuklara yatırım yapılmadığıdır? Neden bu ülkenin vatandaşlarına fırsatlar verilmediğidir? veya bu koşulları yaratacak bir alt yapının neden oluşturulmadığıdır ? Alt yapı çok önemlidir.  Devşirme Sistemi ile bir yere gidemiyoruz. Bu konuyla ilgili güzel bir atasözümüzde var; taşıma su ile değirmen dönmez. Bu sözün doğruluğunu Rio olimpiyatları bize acı bir şekilde ispatladı!

Sporumuz gibi maalesef ekonomimizde bu durumda! Yurt dışından çevirisi yapılarak getirilmiş sistemler, alt yapı eksikliği, yetenekleri yönetememek. En kötüsü yetenekleri başka ülkelere göç ettirmek!  Yetişmiş insan kaynağımız başta ABD olmak üzere Avrupa ve kanada gibi gelişmiş ekonomilerde çalışmak istiyor. Orada eğitim görüyorlar ve orada kalmak istiyorlar. Bir insan neden ülkesinde çalışmaz? Onları suçlayıp popülizm yapmak işin kolayına kaçmaktır. Bence sorun onlarda değil bizde!

Şöyle; üniversite yıllarında büyük idealleriniz oluyor. Mezun olduktan sonra birkaç yıl çalışıp daha sonra kendi işinizi kurmak istiyorsunuz. Yeni mezun oldunuz diyelim. İş arayışı içerisindesiniz. Karşınıza ilk çıkacak engel deneyim oluyor. Deneyiminiz olmadığı için kurumlar sizi tercih etmiyor. İş arama süreniz uzuyor. Uzadıkça ideallerinizden uzaklaşıyorsunuz. İş başvurularınıza yanıt vermeyen kurumlar ile -stres mülakatı kisvesi altında- aşağılamaya çalışılan mülakatlar arasında mekik dokuyorsunuz. Neden o bölümde okudun bize ne katacaksınız? 5 yıl sonra nereyi hedefliyorsunuz? gibi mülakat soruları ile karşılaşıyorsunuz. Yanlışlıkla  “5 yıl sonra şirket olarak siz kendinizi nerede görüyorsunuz?” diye soru soracak olursanız; hemen mülakatlardan eleniyorsunuz. Zamanla sorgulamamayı öğreniyorsunuz. Daha sonra ise ilk mülakatları geçmeyi öğreniyorsunuz. İşe alım sürecinde tabiri caizse “master” yapıyorsunuz. 2. 3. 4. Mülakatlar, işe alım sınavları derken es kaza bir kurumda işe başlıyorsunuz. İstediğiniz meslekte çalışıyorsanız Türkiye’nin en şanslı insanısınız. Çünkü genelde biz eğitimin gördüğümüz mesleklerde çalışmıyoruz. Daha sonra iş dünyasındasınız. Üniversiteden yeni mezun oldunuz zehir gibisiniz ama deneyiminiz yok. İşi öğrenirken üstlerinize farklı fikirler sunuyorsunuz. Duyduğunuz ilk cümle “o bizde olmaz veya bizim kurumumuz buna hazır değil” oluyor. Çalışmaya devam ettikçe profesyonel olmayan uygulamalar yüzünden işyerinizden soğuyorsunuz. Peformans sistemlerinin karmaşıklığı ve adaletsizliği, kurum için çatışmalar, ofis entrikaları, düşük ücret, fazla mesai derken üstlerin keyfi karar almaları hoşunuza gitmiyor. İşten ayrılıyorsunuz veya yeni tekliflere açık konuma geliyorsunuz. KPSS sınavını bir deneyim diyorsunuz. KPSS’ye giriyorsunuz istediğiniz puanı tutturuyorsunuz ama bu seferde üyesi olmadığınız oluşumlar sebebiyle veya ba(ğ)zı nedenlerden ötürü kamu mülakatında takılıp kalıyorsunuz 😉 Hiçbirisi olmadı kendi işimi kurayım diye düşünüyorsunuz. Sizi sabrınızdan ötürü tebrik ederim. Çünkü, bir sürü bürokratik iş, işyeri kirası, hava parası, KOSGEB desteği almak için türlü taklalar atayım derken bu ülkede iş kurmanın zorlu aşamalarından geçmeye başlıyorsunuz. Ne kadar kötü durumlar değil mi? Şimdi size sormak istiyorum; Hayalleri, idealleri olan gençlere, çalışanlara fırsat verilmezse tabiri caizse çölde bir başına bırakılırsa bu insanlar neden kurumunuzu ya da ülkenizi seçsin ki?

Nitelikli çalışanlar ve potansiyeller için Türkiye’de bir vaha yaratmalıyız. Onların nefes alabileceği, fikirlerini olgunlaştırabileceği, kendilerine değer verilen, çalışmaktan mutlu oldukları, üretim yapabilecekleri çalıştıkları şirkete ve yaşadıkları ülkeye artı değer sağlayabilecekleri bir vaha… Bu yaratıldığı zaman bu ülkenin beşeri gücü yurt dışına çıkmayacaktır. Bu vahayı kim yaratacak derseniz. Bunu şirketler insan kaynakları departmanı ile birlikte yaratacaktır.  Nasıl mı?

aaeaaqaaaaaaaatlaaaajdbiyzi1mzgylwyxndktngy2my05mguwlwmynzg1ymy5nda0zg

İlk olarak kurumunuzu doğru konumlandırmalısınız. Siz kimsiniz, ne yapmak istiyorsunuz? Nasıl çalışanlarla çalışmak istiyorsunuz? Sabah 9:00 akşam 17:00 arasında işyerinde olan ve katma değer sağlamayan bir çalışan mı arıyorsunuz yoksa evde de iş düşünen, orijinal fikirleri olan ve fikirlerinden yararlanabileceğiniz bir çalışan mı? İkincisini seçecekseniz baştan şunu belirteyim; İnsanların düşüncelerini özgür bırakmazsanız,onları dinlemezseniz, onlara değer vermezseniz, çalışanlar önce bilgilerini sonra yetkinliklerini sizden saklar. Ardından düşük performansla çalışmaya başlar. Daha sonra ise iş arama sürecine girer. İş bulduğu an kurumunuzdan ayrılır. Kurumca turnover dünyasına hoş geldiniz 🙂 Turnover, kurumunuza bol bol patinaj çektirecektir. Çalışanlarınız sizi ve yöneticilerinizi terk ettikçe olduğunuz yerde sayacaksınız! Yetişmiş insan kaynağınızı en yakın rakipleriniz “kapacak”!

İnsanların düşüncelerini özgür bırakmak ve insanlara değer verdiğinizi göstermenin İK’daki karşılığı işveren markasıdır. İşveren markasını kurumunuzda uygulayarak hem nitelikli insanları kurumunuza çekebilirsiniz hem de kurumunuzdaki nitelikli insanları “çalışanınız” olma sıfatlarını devam ettirebilirsiniz. Peki işveren markası nedir? Ne yapılır? Konuyla ilgili yazıma ulaşmak için lütfen tıklayınız.

İşe alımdan tutun eğitim yönetimine, çalışma ilişkilerinden tutun disiplin yönetmeliğine kadar işveren markası bir yatırımdır. Burada şunu noktayı düşünebilirsiniz. “Madem harcama yapacağım, piyasanın en yüksek ücretlerini veririm ve en iyi çalışanlarla çalışırım.” Hemen belirteyim; para bir motivasyon aracıdır, doğru! Fakat sadece parayla motivasyon sağlayamazsınız! Düşünün Mark Zuckerberg Türkiye’de okusaydı be yaşasaydı Facebook gibi bir siteyi ortaya çıkarabilir miydi? Facebook’un kurulması Amerikan ekonomisine milyarlarca $ para kazandırdı. Ülkeler 19 yüzyıldaki gibi sömürgecilik yaparak değil insan kaynağına yatırım yaparak gelişim gösteriyor.  Bu yazımda örneklerimi spordan başlayarak vermiştim. Yine sporumuzdan örnek vereyim; Para ile başarı sağlama taktiği Türk A Milli Futbol takımında denedi ve başarılı olmadı. Halen bu taktikte ısrar ediliyor. Yine başarılı olmayacak! Paradan ziyade önemli olan sistem kurabilmektir. Çalışanlar üzerinde otokontrol sağlayabilmektir. Çalışanlarınızı her gün şirkete mutlu bir şekilde gelmelerini sağlamaktır. O zaman Türkiye olarak Facebook, Twitter, Google, Adidas, Nike, Mercedes, Samsung vb. markalar çıkarabileceğiz. O zaman katma değeri yüksek üretim gerçekleştirebileceğiz, o zaman dikitlerimizi dünyaya pazarlayacağız,  o zaman gerçekten güçlü bir iş dünyasına ve ekonomiye sahip olabileceğiz.

İşveren markası; şirketlerin, insan kaynaklarının ve Türk ekonomisinin yakın geleceğidir.
Emre İnanç Karakaş
İnsan Kaynakları Profesyoneli

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s